KaçakRadyo: VUSLAT

Aslında zamanın nesneler, mekânlar ve insanlar üzerindeki etkisi genellikle yıpratıcı olur, di mi? Yıllar geçer; sokaklar değişir, gençlik hafifçe çekilir, tutkular biçim değiştirir. (Tutku mu?) Hayır! Biçim değiştiren şey tutku değildir. Değişen, yaklaşımdır olsa olsa… Tutku, daimdir…


Ve bazı sesler vardır ki, zamanın o karşı konulmaz akışına karşı bir sığınak gibi durur her daim. Benim için Şebnem Ferah tam olarak böyle bir nirengi noktası. Müzik severlikte pek çok durağa uğramış (uğruyor), farklı türlerde soluklanmış (soluklanıyor) olabilirim ama geri dönüp baktığımda kişisel tarihimin en tepe noktasına koyduğum o üç-beş özel isimden biri her zaman o olmuştur.

Continue reading “KaçakRadyo: VUSLAT” →

İki Evin Kedisi

Nasıl başladığını, nasıl geliştiğini, nasıl sonuçlandığını, bu yolculuğu ve hissettirdiklerini; üzerine konuştuklarımızı bugün yarın tek tek anlatacağım “Atlas“ta ama şimdi yazarından hiç rol çalmadan, bir virgülüne bile dokunmadan yayınlıyorum bu güzel hikâyeyi.

Yayın hakları, 5 Ocak 2027‘ye kadar telif ücreti mukabilinde Kaçak Kat‘a, fikrî mülkiyeti ise yazarına aittir. Yazılı izin olmadan hiçbir şekilde kopyalanamaz ve çoğaltılamaz. Ona göre!

E.D., 5 Kasım ’26.


Continue reading “İki Evin Kedisi” →

KaçakRadyo10: Çiğdem

Onu her andığımda, Sevgi Soysal’ı da anarım ben biraz. Çünkü Türkçe’nin bu iki büyük kadını da aynı illetten, meme kanserinden* dolayı gencecik yaşlarında ayrıldılar aramızdan. “Sana söylemediklerimi karıncalara söyleyeceğim,” diyen Soysal hayatını kaybettiğinde henüz 40 yaşındaydı ve o yaşına dek öyle muazzam eserler yazmıştı ki, bugün bile hâla yaşıyor tam da başucumuzda.

Türkçe müziğin en büyük, en romantik, en usta söz yazarlarından hatta bence şairlerinden biri olan Çiğdem Talu ise 43 yıl önce, 44 yaşında iken “aldı başını gitti” bu dünyadan.

Ama biliyor musunuz, bugün doğum günü onun ve şimdi tam 87 yaşında. Öyle dev bir imza attı ki hayatlarımıza, birazan onun da hâlâ ne kadar burada olduğunu bir kere daha anladığınızda siz de benimle aynı hüzünlü coşkuyu yaşayacaksınız mutlaka…

Bu sayı, onun için bir saygı duruşudur: Nice yıllara, Çiğdem Talu!

Continue reading “KaçakRadyo10: Çiğdem” →

Ahlâksız Teklif

Özellikle bir-iki yıldan beri biraz daha kışkıştıcı bir şekilde kurcalandığına, daha yüksek sesle konuşulduğuna bakmayın, “Papazın Çayırı” en az Gezi Parkı ve Galataport projeleri kadar takıntılı olduğu konulardan beridir AKP’nin, daha ilk günden beri. Varlık sebebini yeni rant alanlarına borçlu olan böylesine aç gözlü bir siyasi oluşumun, hele de “düşmanın kalesi” olarak gördüğü ilçelerden birinin en prestijli noktasını “gözden kaçıracağını” ve “gözden çıkaracağını” sanmıyorsunuzdur herhalde.

Continue reading “Ahlâksız Teklif” →

KaçakRadyo9: Cover Time

Kaçak Radyo’nun, birkaç kez tekrarlanacak başlıklarından birindeyiz bu hafta ve yine bu haftanın şerefine burayı Şebnem Ferah’a boğmaktan hiçbir beis duymayacağımı da söyleyeceğim en başından. (Geçtiğimiz 24 Ekim’de, onunla Bursa Merinos Park’ta gerçekleşen vuslatımıza dair yazıyı da, konserde sırayla çaldığı şarkılardan oluşturduğum müzik listesi ve orada çektiğim fotoğraf ve videolarla birlikte 31 Ekim’de yayınlayacağım zaten. Ahey de ahey!)



“Cover Time” gibi, “No Cover No Cry” başlıklı bir sayımız da olacak ve ilkini 22 Kasım günü yayınlamayı planladığım o başlıkta da yine birkaç kez buluşacağız gibi geliyor bana. Başlığından anlayabileceğiniz ya da en azından işkillenebileceğiniz üzere, “hiç coverlanmasa daha iyi olacağını” düşündüğüm şarkıların orijinal ve biricik yorumlarına yer vermeye çalışacağım orada da…

Efendim buyrun, fitili ateşleyelim bi…

Continue reading “KaçakRadyo9: Cover Time” →

Dehanın yumruğu, nefsin düdüğü

Memlekette adalet denen şeyin sözde terazisi epeydir fizik kuralları veya evrensel hukuk normlarıyla değil, AKP’nin ihtiyaç duyduğu siyasi katsayılarla yapılıyor. (“Siyasi” derken bile tüylerim diken diken oluyor çünkü bu artık “siyaset” bile değil, baştan aşağı rezalet!) Bu uyduruk terazi, AKP kucağındaki hatta çeperindeki birileri tartılırken yerçekimini büküp kütleyi sıfırlıyor; muhalif, aykırı ya da sadece aklı başında bir ses aynı tartıya çıktığında ise birden tonlarca külçeye dönüşüyor. Kurşundan külçeye!


Bakınız: Bir tarafta, Borsa İstanbul koridorlarında fon oyunlarıyla milletin milyarlarını bir çırpıda yutanların, bizzat cumhurbaşkanının “Nefsine yenik düşmüş” şefkatiyle göz önünden “affını istemesi”; diğer tarafta ise lafını esirgemeyen, memleketin içinden geçtiği abesle iştigal hâli keskin bir mizahla deşifre eden gencecik bir komedyenin, Deniz Göktaş’ın, yüksek güvenlikli “kuyu tipi” hücrelerde aylarca yatması…

Bunları artık yalnızca muhalifler değil, AKP yandaşları bile sıradan yargı hataları, tuhaf idari kararlar ya da dönemsel siyasi gerilimlerin gereği diye nitelemekten vazgeçtiler. Kendi elleriyle yaptıkları anayasanın hemen her maddesi gibi “Kanun Önünde Eşitlik” ilkesinin de fiilen rafa kaldırıldığı, ceza hukukunun partizan bir sopa haline getirildiği bu Siyasal İslâm pratiği, kendi müritlerince bile kolaylıkla tespit ediliyor çünkü artık. Kamu kaynaklarını ve ülkenin bütün birikimini pervasızca ve bütün gözler önünde yağmalayanlara gösterilen o müşfık, neredeyse mistik “nefis” hoşgörüsü; “utangaç diktatörün” ve onun tek kişilik iktidarının pek kırılgan egosunu mizahın estetiğiyle sarsanlara karşı yerini çok sert ve tavizsiz bir devlet otoritesine bırakabiliyor nedense.

Continue reading “Dehanın yumruğu, nefsin düdüğü” →

Barbarlık mı, Uygarlık mı?

Güncel politika üzerine yazdıklarımdan basit denemelere, makalelerden söyleşilere, kısacık karalamalardan ve dahi alıntılardan edebî hikâyelere, nihayet müzik listelerine kadar doldurduğum bu sayfa, bunca şahsi metne rağmen benim şahsi alanım olmaktan çıkalı hayli vakti devirdi sayılır.

Biliyorsunuz, daha evvel Beyza Dut, Bahar Topçu ve Ali Aydın gibi değerli dostların kaleminden çıkan yazıları, farklı sesleri ve itirazları da burada ağırlamanın kıvancını yaşamıştım. Asla “konuk yazar” diye anamayacağım bu arkadaşlarım bu sayfanın ev sahipleri olarak onurlandırmışlardı burayı. Hakezâ, söyleşiler yoluyla ses veren dostlar da yaptılar bunu. İşte bugün, Göçmenlik üzerine yaptığımız söyleşiden sonra bu kez kendi kalemini oynatarak dayanışma halkasını bir kat daha büyütüyor Hamit Yayar, ne mutlu…

Hamit bu yazısında bizi Gezi Direnişi’ndeki kırık otobüs duraklarından Fransa sokaklarındaki “yağma” tartışmalarına, orada da sömürgeciliğin ve küreselleşmenin kanlı tarihine uzanan köklü bir hesaplaşmaya davet ediyor. Sömürüyü, eşitsizliği ve küresel sermayenin alt sınıflara reva gördüğü geleceksizliği ıskalayıp vitrin camlarına ağlayan “medeni” ezberleri tekte (kısa ve öz) yerle bir ediyor.

ILO verilerinden tarihin sömürgeci parantezlerine; eğitim hakkı elinden alınan gençlerden emeği gasp edilen milyarlara uzanan bu metin, “mülkiyetin kutsallığı” kisvesi altında gizlenen asıl vandallığı teşhir ediyor. Ve nihayetinde, muktedirlerin “barbarlık” ve “vandallık” olarak yaftaladığı tüm tarihsel itirazların arkasındaki o yalın sınıfsal öfkeyi sahiplenerek noktayı koyuyor: “O camları ben kırdım, bu dükkânları da ben soydum!”

Uzattım, biliyorum. Egemenlerin diline şerbetli, yeryüzünün lanetlilerinin yanında duran bu güçlü itirazı sizlerle başbaşa bırakıyorum. Katımız “kaçak” olsa da, sakinleri kalabalıktır abiler! Bizim mülkümüz de bu kadar işte…

Keyifli okumalar.

E.D., 22 Ekim ‘26.


Barbarlık mı, Uygarlık mı?

O camları ben kırdım, bu dükkânları da ben soydum!

Gezi eylemleri sırasında özellikle İstanbul’da bayağı bir cam kırılmıştı. O dönemde Türkiye’de bu eylemleri kısmen onaylayan bazı kimseler, “İyi ama, otobüs duraklarının camlarını kırıyorlar,” demişlerdi. Şimdi Fransa’da yaşanan mağaza vb. yerlerin “yağmalanmasına” da benzer tepkiler gösteren dostlarımız var. Arabaların ve birtakım ulaşım araçlarının tahrip edilmesine “vandallık” denilerek tepki gösteriliyor.

Continue reading “Barbarlık mı, Uygarlık mı?” →

KaçakRadyo8: Terazinin Hüznü

Biraz geciktim, evet, ama olur öyle…

Size hem “Terazinin Hüznü” adlı “muzır neşriyattan”, hem burçlardan ve muhtemelen onlar hakkındaki zerre umursamadığınız fikirlerimden, hem hayatın tuhaf terazisi ile şirazesinden hem de bağımsız bir başka “teraziden”, Deniz’den, denizden, Boğaziçi’nden, dalgadan, dalgalanan hikâyelerden, izden ve sürprizden, “bazan”dan ve “boşver”den, siyahtan ve yeşilden ve elbette İstanbul’dan bahsedeceğim bugün…

Ama önce bir başlayalım tabii, di mi?

Aynı şarkıyı bir de Fransızca ve Türkçe yorumlayan Candan Erçetin versiyonuyla ağırlayalım isterim önce… Hikâye yine aynı elbette…

Continue reading “KaçakRadyo8: Terazinin Hüznü” →